Anayasa Mahkemesi’nin Mümtazer Türköne kararının yayınlandığını öğrendiğimde Türkiye’de yaşanan tüm hak ihlallerine ve ülkenin artık demokrasiyi çoktan geride bırakmış olmasına rağmen yine de ifade ve basın özgürlüğü lehine bir karar görmeyi umut ettim. Bu ümidim gerçekleşmediği gibi, kararı okuduğumda eski bir AYM raportörü olarak kararın vardığı sonuçtan ve niteliğinden büyük bir üzüntü duydum. Sonuçtan da ayrı olarak nitelik olarak son dönemde bu kadar kötü ve özensiz bir AYM kararı okumamıştım.

Öncelikle karardan Türköne’nin yazılarından alıntıları, ilgili yasalar ile dava süreçlerini çıkardığımızda geriye AYM’nin söylediği birkaç cümle kalıyor ve bu cümleler de vardığı sonucu açıklamaktan oldukça uzak duruyor. Bir nevi meşhur kurt-kuzu hikayesinde geçen aslanın ‘ben seni yine de yiyeceğim’ cevabı gibi AYM de başvurucunun iddialarına karşılık vermeksizin ‘ben yine de ihlal yoktur’ diyeceğim demektedir.

Türköne, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 27/7/2016 tarihinde başka gazetecilerle birlikte gözaltına alınmış ve kendisine 2013, 2014 ve 2015’de Zaman gazetesinde yazdığı yazılar sorulmuştur.

SULH CEZA HAKİMLİKLERİ SUÇA KARAR VEREMEZ

AYM kararında İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğince 4/8/2016 tarihinde, “… suretiyle örgüt üyesi olmamakla birlikte söz konusu örgüte yardım ettikleri kanaatine varılmıştır.” dense de, sulh ceza hakimliklerinin bu şekilde bir kişinin suçlu olup olmadığına hüküm verme yetkileri olmadığından bu ibarenin sehven yazıldığı ve muhtemelen savcılığın tutuklama talebi ile mahkeme kararlarının karıştırıldığı anlaşılmaktadır. Zira devamında 3. Sulh Ceza Hâkimliği’nce verilen kararın ilgili bölümünden kuvvetli suç şüphesinin varlığının kabul ediliği ve Türköne’nin tutuklandığı görülmektedir. Bu hata normalde çok fazla filitreden geçen AYM kararlarının artık ne kadar özensiz kaleme alındığını göstermektedir.

Dava süreci boyunca Türköne’ye yazdığı yazılar sorulmuş ve bu yazılar ile  17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında Zaman gazetesinin davaya müdahil olarak algı mühendisliğine katkıda bulunduğu, başvurucunun da aynı kapsamda bu yazıları yazdığı ileri sürülmüştür. Türköne’nin ne surette algı oluşturduğu açıklanmaksızın uzun uzun bu yazılara yer verilmiş, bazen de savcılığın bir cümle ile tamamen soyut ve hayali bir ilişki kurma çabası ifade edilmiştir. Örneğin savcılığa göre “Devri Sabık Yaklaşırken” başlıklı yazısında geçen ifadeler ‘demokrasi içinde bir arayış gibi görünse de’ özünde askerî darbeyi davet edici bir mahiyet taşımaktadır ve Türköne de darbe çağrısı suç olduğu için düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih etmiştir.

SAVCILIK TÜRKÖNE’NİN NİYETİNİ OKUYABİLDİĞİNİ İDDİA EDİYOR

Görüldüğü gibi savcılık kendi ifadesiyle de bahsedilen yazılarda suç unsuru olmadığını kabul etmiş, ancak Türköne’nin kasdının, kafasındaki gerçek düşüncenin daha farklı olduğunu, bütün komikliğine rağmen Türköne’nin niyetini okuyabildiğini iddia etmiştir.

AYM kararında ise büyük bir tespit (!) yapılarak savcılığın ‘Türköne’nin “Arınç Saray’ı, Sur’daki Tünellere Sokuyor” başlıklı yazısı ile Güneydoğu’da yaşanan olaylardan siyasi iktidarı sorumlu tuttuğu ifade edilmiştir. Savcılık ve AYM sanki yaşanan olumsuzluklardan iktidarı sorumlu tutan bir fikir ileri sürmeyi bir suç kabul ediyor havası vermektedir.

Savcılık mütalaasında da Türköne’nin yazıları yanında twitter üzerinde yaptığı bir mesajlaşma ile kendi çalıştığı yayın grubuna ait yayın organlarının twitter hesaplarına defalarca girdiği (normal hukuk sistemlerinde suç sayılma ihtimali bulunmayan ithamlar) bir suç unsuru olarak belirtilmiştir.

Türköne ise savunmasında, “Devri Sabık Yaklaşırken” başlılı yazısı ile iktidar sahiplerinin kanunsuz eylemleri ve işlemleri nedeniyle yargı önünde hesap vereceğinden bahsettiğini, iktidarın hukuka aykırı eylemlerinin yargılama konusu olacağını söylemenin suç oluşturmadığını, “İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim Edecekler” yazısının iktidara karşı yazılmış bir yazı değil, bir polemik yazısı olduğunu, İ.K. adlı köşe yazarının bir yazısına cevaben bu yazıyı yazdığını, bu yazıda hükûmetin başına gelecek olaylardan bahsetmediğini, bu yazının İ.K. gibi devlet gücünü arkasına alarak tehdit savurduğunu iddia ettiği kişilere yönelik bir cevap niteliği taşıdığını, yazının bağlamının soruşturma makamlarınca görmezden gelindiğini belirtmiştir.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 6/7/2018 tarihli kararıyla, yazılarına atıf yaparak ve bir iki cümle alarak Türköne’nin örgüt lehine propaganda yazıları yazdığı, ayrıca 17-25 yolsuzluk soruşturmalarını haklı göstermeye çalıştığı sonucuna ulaşmış ve TCK’nın 314/2 maddesinde belirtilen silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Bu kararda Türköne’nin yazıları ile ne şekilde örgüt propagandası yaptığı, savcılık mütalaası ve iddianamesindeki kadar olsun izah edilmemiştir.

‘EŞEĞİN AKLINA KARPUZ KABUĞU DÜŞÜRECEK İMA BİLE YOK’

Türköne savunmalarında muhalif olduğunu, tutuklanarak kendisinin susuturulmak istendiğini, kimseden talimat almadığını, yazılarındaki görüşlerin kendisine ait olduğunu, darbelere her zaman karşı olduğunu, kanıt dosyası olarak sunulan makalelerin hiçbirinde teşbih, mecaz, metafor ve hatta eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek kabilinden darbe iması addedilecek tek kelime bulunmadığını, içbir şekilde darbe veya şiddete çağrı yapmadığını, her zaman demokrasiyi desteklediğini ve suçlamaları kabul etmediğini belirtmiştir

AYM kararında Türköne’nin başvurusunu özgürlük ve güvenlik hakkı kapsamında incelerken başvurucunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca tutuklandığı ve bu nedenle suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

ZAMAN’DA YAZMAK ŞUÇ SAYILMAZ AMA GÖZ ARDI DA EDİLEMEZ

Kararda Türköne’nin tutuklanmasına dayanak gösterilen olguların temelde gazete yazılarından oluştuğu kabul edilmiştir. AYM, başvurucunun Zaman gazetesi yazarı olmasının tek başına kuvvetli suç şüphesinin varlığını göstermeyeceğini, ancak bu hususun tümüyle göz ardı da edilmemesi gerektiğini söylemiştir.

AYM kararında 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının aslında hükumeti devrime amaçlı olduğu ve cemaatle ilişkili emniyet ve yargı mensupları tarafından yapıldığı iddiası kabul edilmiş ve Türköne’nin bu süreçte iktidarı eleştiren, bu soruşturmaların örtbas edilmesine karşı çıkan, Koza İpek Grubu’na el konulmasına karşı tepki gösteren, cemaat lehine sayılabilecek yazılar kaleme aldığı  söylenmiştir. Daha sonra savcılık ve derece mahkemesi gibi Türköne’nin yazılarından alıntılar yapılarak bu iddia desteklenmiştir.

Bununla birlikte kararda kişilerin savunduğu bazı görüşlerin terör örgütünün söylem ve görüşleriyle benzerlik göstermesinin hatta kimi noktalarda örtüşmüş olmasının bu görüşlerin terörle bağlantılı suçlar bakımından her durumda kuvvetli suç belirtisi olarak kabul edilmesini gerekli kılmadığı da ifade edilmiştir.

Kararda kanımca gerekçe olarak ifade edilebilecek tek paragrafta ‘…Suça konu edilen yazıların yayımlandığı gazetenin niteliği, yazılarda kullanılan üslup ve ifadeler ile yazıların bağlamı birlikte dikkate alındığında başvurucunun kamu makamlarının FETÖ/PDY’nin millî güvenlik üzerinde tehdit oluşturduğunu değerlendirdikleri bir dönemde, bu tehdidin önlenmesi amacıyla aldıkları her bir tedbire karşı sistematik bir şekilde ve söz konusu tedbirlerin genel olarak muhatabı olan yapılanma adına konuştuğu izlenimini verecek şekilde bir tutum takındığı söylenebilir.’ denilerek tutukluluk için ön koşulun (kuvvetli suç şüphesi) bulunduğu kabul edilmiştir.

Yazıların yazıldığı tarihte iktidar dahi Gülen cemaati için örgüt ifadesi kullanmazken, AYM kararında iktidarı ve politikalarını eleştiren veya iktidarın tehlike olarak gördüğü bir grubu destek görüntüsü veren yazıların kaleme alınması içeriğinde şiddet veya darbenin desteklenmediği açık olduğu halde adeta suç olarak kabul edilmiştir.

YAZILARINI YOK EDEREK Mİ DELİL KARARTACAK?

Daha sonra işlendiği isnat edilen suça ilişkin kanunda öngörülen cezanın ağırlığının kaçma şüphesine işaret eden durum olduğu, darbe teşebbüsü sonrasında kargaşadan yararlanmak suretiyle kaçma imkânının ve bu dönemde delillere etki edilmesi ihtimalinin normal zamanda işlenen suçlara göre çok daha fazla olduğu ifade edilerek, tutuklama nedenlerinin olgusal temellerden yoksun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Ancak darbe teşebbüsünün bir gecede bastırıldığı, sonrasında küçük bir çatışmanın bile olmadığı ve olağanüstü halin ilan edilerek uygulandığı bir ortamda hangi kargaşanın bulunduğu izah edilemediği gibi, yüksek ceza ile yargılanmanın da kaçma şüphesine karine yapılması doğru değildir. Aksi halde hakkında yüksek ceza istenen her şüphelinin tutuklu yargılanması gerekir. Delillerin karartılması ihtimali ise daha vahim bir görüntü arz ediyor. Zira Türköne hakkındaki tek delil AYM kararında da belirtildiği gibi yazmış olduğu makalelerdir ve bu yayınlanmış makalelerin değiştirilmesi/yok edilmesi, dolayısı ile delillerin karartılması mümkün değildir.

Bütün bu niteliksiz ve taraflı incelemeye rağmen özgürlük ve güvenlik hakkı esastan incelenmiştir. En azından buna ait bir başlık ve bazı cümleler bulunmaktadır.

‘İKTİDAR İSTEDİĞİ GAZETECİYİ CEZAEVİNDE TUTABİLİR’ 

Tutukluluğun makul süreyi aştığına ilişkin (AYM karar  tarihi itibariyle Türköne 3,5 yıldır tutuklu) şikayet ise, bu konuda tazminat davası açma hakkınız var denerek kabul edilemez bulunmuştur. Bu durumda Türköne’nin yıllarca sürecek bir tazminat davası sürecini başlatarak sonunda birkaç bin liralık bir tazminat alma ihtimali zayıf ta olsa bulunmaktadır. Maalesef görünen o ki, parasını verdikten sonra iktidar istediği gazeteyi ceza evinde istediği süre tutabilecek, yargı buna alet olacak ve AYM buna ses çıkarmayacaktır.

Türköne’nin soruşturma dosyasına erişimin kısıtlandığına, tutukluluk İncelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapıldığına, sulh ceza hâkimliklerinin yapısına, tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının tebliğ edilmemesi ve tutukluluğa itirazın İncelenmemesine, tutukluluğa etkili İtiraz hakkının ihlal edildiğine, mal varlığına tedbir konulmasına, haberleşme hürriyetinin ve masumiyet karinesinin İhlal edildiğine ilişkin iddiaları da esastan incelenmeksizin kabul edilemez bulunmuştur. Bir nevi AYM uzun tutukluluk konusunda olduğu gibi bir şey söylemek yerine topu taca atmıştır.

İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddia ise, başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi için inandırıcı delillerin bulunduğu, ayrıca tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun sonucuna varıldığından, ayrıca incelenmeye gerekli görülmemiş ve bu  hakların ihlal edilmediği sonucuna ulaşılmıştır.

Ülkenin çok satan gazetelerinden birinde çalışmış, tanınan yazarlarından olan ve bir akademisyenin, sadece yazdığı makaleler gerekçe gösterilerek örgüt üyesi kabul edilmesi ve hapsedilmesi karşısında AYM’nin ifade ve basın hürriyeti şikayetlerini incelemeksizin bu kadar özensiz bir biçimde kenara itmesi ‘pes’ dedirtecek niteliktedir.

TÜRKÖNE KARARI AYM İÇİN BİR UTANÇ KARARIDIR

İfade hürriyetine ilişkin ilgili AİHM kararlarına baktığımızda, örgüt propagandası veya örgüt lehine açıklama ve yazı yazılması konularında özellikle açıkça şiddetin, silahlı direnişin veya isyanın teşvik edilip edilmediği üzerinde durulduğu görülmektedir. Örneğin Yavuz Yaylalı/Türkiye kararında AİHM, çatışmada öldürülen örgüt üyelerini anmak için yapılan gösteride “katil devlet hesap verecek, devrim şehitleri ölümsüzdür yaşasın devrimci dayanışma, bedel ödedik, bedel ödeteceğiz” gibi sloganlar nedeniyle terör örgütü propagandası yaptıkları iddiasıyla cezalandırılan başvurucunun ifade hürriyetinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Kararda, atılan sloganların şiddeti teşvik ve tahrik manasına gelmeyeceği, sadece kamu görevlilerince gerçekleştirilen bir harekâtı eleştiri manasında kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir .

AYM de daha önce verdiği özgürlükçü kararlarda bugün söylediğinin tam tersini defalarca ifade etmiştir. Örneğin yakın zamanda çıkan Sırrı Süreyya Önder kararında AYM, Önder hakkında derece mahkemesince ulaşılan “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenlik güçlerince yürütülen meşru ve haklı terörle mücadele operasyonları ile ilgili olumsuz bir algı oluşturmaya çalıştığı” sonucuna katılmamış ve ‘herhangi bir düşünce açıklamasının şiddete teşvik ettiği gösterilmeden soyut olarak algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesi hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemez.‘ diyerek   ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.

Nitekim AYM pek çok kararında, ifade özgürlüğünün yalnızca lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız veya önemsiz görülen bilgi veya fikirler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden, incitici, yaralayıcı ve kabul edilemez görülenler için de geçerli olduğunu belirten AİHM kararındaki (Handyside/Birleşik Krallık) görüşlere de atıf yapmıştır.

Ancak Mümtazer Türköne kararında maalesef AYM, savcılık ve derece mahkemesinin tezini kabul ederek elle tutulur hiçbir gerekçe ortaya koymaksızın önceki kararları ve AİHM yerleşik içtihatı ile 180 derce ters düşerek çok bariz bir ifade ve basın hürriyeti ile özgürlük hakkı ihlalini görmezden gelmiş, adeta hakları ve özgürlükleri değil, iktidarı koruma motivasyonu ile insan hakları yargılaması adına utanç duyulacak bir karara imza atmıştır.