Britanya’da muhafazakâr partinin kazandığı seçimlerden çıkan ve tüm siyasi, ekonomik, diplomatik tartışmaların vardığı asıl soru şu: Birleşik Krallık bölünür mü?

Bunun cevabı aslında başka bir sorunun cevabına bağlı: Başbakan Boris Johnson’ın seçim kampanyası boyunca “Get Brexit Done” sloganıyla vaat ettiği gibi Ocak ayında Britanya, 1973’ten beri üye olduğu Avrupa Birliği’nden çıkacak mı ya da çıkabilecek mi?

Johnson’ın seçim zaferinin en önemli nedeni olan Brexit artık teoride mümkün. Brexit-sonrası senaryolar yazılmaya başladı bile. Ama Britanya’nın AB’den çıkması aynı zamanda kendi bütünlüğüne kurşun sıkması anlamına geliyor. Çünkü İskoçya ve Kuzey İrlanda halkları Brexit’e karşı ve bağımsızlık hareketleri gittikçe büyüyor, özellikle İskoçya’da bu tepkinin daha yüksek sesle dile getirildiği söylenebilir. (İskoçyalı yazar Ali Smith, geçtiğimiz yıllarda en iyi Brexit romanı olarak nitelenen Sonbahar‘da  alegorik olarak sürecin ardından yaşanabilecekleri resmetmişti.) Dolayısıyla, Brexit’in gerçekleşmesi sonuçta İskoçya’nın bağımsızlık, Kuzey İrlanda’nın da İrlanda ile birleşmeyi istemesi anlamına gelebilir.

Demokrasi gemisi su alırken…

Bu dönemde demokrasi gemisinin su aldığını da belirtmek gerekiyor. Tıpkı ABD’deki 2016 seçiminde olduğu gibi, İngiltere’deki sonuç halkın çoğunluğunun oyunu temsil etmiyor. ABD’de Trump, rakibi Hillary Clinton’dan daha az oy almasına rağmen seçim sistemi nedeniyle başkan olmuştu. Şimdi Johnson, halkın yüzde kırk üçünün desteğiyle ülkeyi Brexit’e götürmek için seçildi, oylarını da aslında sadece yüzde 1.2 oranında artırdı. İşçi Partisi, Liberal Parti ve Yeşiller oyları böldükleri için eleştiriliyor.

Boris Johnson, seçim kampanyası boyunca Brexit hakkında çok emin konuştu ama Avrupa’dan ayrılmanın nasıl gerçekleşeceği konusunda aslında somut bir şey söylemedi. Bir anlamda sloganların liderleri sırtladığı çağdayız: Nasıl “Make America Great Again” (Amerika’yı Tekrar Büyük Yap) sloganı Amerikan başkanı Trump’ı Beyaz Saray’a taşıdıysa, “Get Brexit Done” (Brexit’i Hallet) sloganı da Johnson’ı geçtiğimiz temmuzdan beri oturduğu Downing Sokağı 10 numarada tutmayı başardı.

Uzmanlara göre bu sloganın içi aslında o kadar da dolu değil. Johnson da Avrupa’nın kalanından kopmanın, örneğin Gümrük Birliği’nden ve ortak pazardan çıkmanın ne kadar zor olduğunun farkında. Bu nedenle sözünü tutamayacağı düşünülüyor, çünkü bir ticaret anlaşmasına varmak bile çok uzun zaman alacak.

Corbyn’le birlikte sönen umut

Seçimde Johnson’ın karşısında İşçi Partisi, Liberal Parti ve Yeşiller vardı. İlginç olan Jeremy Corbyn gibi radikal söylemleri olan bir politikacının ve kampanyaya da taşıdığı bu söylemlerin özellikle sosyal medyada büyük umut yaratması, Corbyn’in kazanma ihtimalinin konuşulmasıydı. Seçimin ardından Corbyn yeni bir seçimde İşçi Partisi’nin başında olmayacağını söyledi. Şimdi Corbyn partisini daha da sola kaydırma stratejisinin ne kadar yanlış olduğunu söyleyen uzmanlarca adeta taşa tutuluyor. (Bu konuda İngiltere dışından küçük bir not: Okyanusun öbür ucunda da seçimler yaklaşırken Corbyn’in başarısızlığının kendisiyle benzer bir ideolojiyi savunan ve “yıldız lider” olarak beliren Bernie Sanders’ın işini zorlaştıracağı söylenebilir.)

Toplumsal olarak bölünmüş bir İngiltere

Gelelim baştaki soruya: Birleşik Krallık bölünür mü? Yeni hükümetin Britanya bölünmesin diye her şeyi yapacağı kesin. Boris Johnson, İskoçya’da ikinci bir bağımsızlık referandumuna izin vermeyeceğini söylemişti. Ama bunu yaparken zaten su alan demokrasiye yeni bir darbe vurmaması imkânsız. İskoçya Başbakanı Sturgeon, seçim sonrasında ” İskoçya halkına gelecekleriyle ilgili tercih sunmak için yetki aldık” diye açıklamada bulundu.

Öte yandan, siyasi olarak bölünmese de ülkenin toplumsal olarak oldukça bölünmüş olduğu açık. Kuzey İrlanda’da milliyetçi Sinn Fenn güçleniyor. Bunda halkın Brexit konusundaki karşı tutumunun Westminster tarafından önemsenmemesinin yattığı yorumları yapılıyor. İrlanda ve İskoçya basınında bölünmeye ilişkin cümleler kurulmaya başlandıysa da, Londra’dan yazan basın bu durumu nasıl olumluya çevirebileceklerine odaklanmış durumda.

Bölünme sadece Brexit konusunda değil; örneğin suç ve göçmenlik konularında da adayların vaatleri seçimde önem taşıyordu. Yaşlı İngiliz seçmeninin önemli bir bölümünün göçmen karşıtı söylemleri olumlu bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu da muhafazakâr partinin başarısının ardındaki etkenlerden biri ve Avrupa’da göçmenler konusunda alarm çanlarının çaldığının bir başka göstergesi.