Son yıllarda Amerikan yayın dünyasında “demokrasi” kilit sözcüklerden biri. Neliğini, başarısını, başarısızlığını, alternatifini, değerini, pratiklerini masaya yatıran birçok kitap yayımlandı. Bu kitapların ortak noktası şu: Demokrasi pratikteki tüm aksamalarına rağmen insanoğlunun geliştirebildiği en iyi yönetim biçimi. Böyle de olsa, tek bir demokrasi değil demokrasiler var. ABD de Kuzey Kore de kendini demokrasi olarak tanımlıyor örneğin. O halde her demokrasi işleyişindeki sorunları ve çözüm yollarını kendi içinde bulacak.

ABD’de başkanlık seçimine bir yıldan az zaman kaldı. Dünyanın hem batısında hem doğusunda demokratik seçimlerle gelen ama demokratik olmayan uygulamalarla anılan yönetimler var. “Demokrasi krizi” olarak adlandırılabilecek bu dönem ne tek bir ülkeye ne de bir bölgeye mahsus, adeta bir salgın gibi dünyayı sarmış durumda.

Bu nedenle demokrasiyi anlamaya ve sorunlarını tanımlamaya çalışan kitaplara çok daha dikkatle bakmalı bugünlerde. James Miller’ın Can Democracy Work? (Demokrasi İşleyebilir mi?) adlı kitabı bunlardan biri. Kitapta bu sorunun olumlu ama karmaşık bir cevabı var.

Demokrasinin idealleri gerçekleştirildi mi?

Öncelikle yirminci yüzyıla varmadan da demokrasinin uygulamada hiçbir zaman eşitlik anlamına gelmediğini ve demokrasinin çıkış yeri olan Atina’da bile kadınların ve yerleşik yabancıların pek söz hakkı olmadığını, kölelerin sayısının da fazla olduğunu biliyoruz. Atina demokrasisi bugün belki de sembolik olarak sadece Sokrates’in başına gelenlerle açıklanabilir.

Yirminci yüzyıla vardığımızda ise her ideolojinin kendine mal etmek istediği bir olguya dönüşüyor demokrasi. Komünizm, milliyetçilik, liberalizm demokrasinin ideallerini kendilerine biçerken bu idealler tam olarak hiçbir zaman gerçekleştirilemiyor. Peki nedir bu idealler? En basit tanımıyla hatırlayalım: Güçler ayrılığı, temsili hükümet, gücün ve vatandaşlık sorumluluğunun herkes tarafından -doğrudan ya da seçtikleri kişiler tarafından- uygulanması. Demokrasi çoğunluğun yönetimi, ancak kişi ve azınlık hakları bu yönetimin öbür yüzünü oluşturmak zorunda. Tanımlaması kolay ama pratiği bir o kadar zor idealler yani. Bu nedenle Miller’ın kitabında da tanımlandığı gibi demokrasinin başlangıçta “radikal bir fikir” olarak tanımlanmasına şaşmamalı.

Radikal bir fikir de olsa…

Radikal bir fikir de olsa Miller demokrasinin işleyebileceği konusunda umutsuz değil. En önemli şeyin bu konudaki niyet olduğunun altını çiziyor. Bu niyet bugün dünyanın çoğunluğu tarafından dile getirilmiş durumda. Aralarında Türkiye’nin de olduğu 48 ülkenin imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 21’inci maddesinde ülkelerin işletme konusundaki güçlü niyeti açıkça dile getiriliyor. Buna göre: “Herkesin ülkesinin yönetimine doğrudan ya da özgürce seçilen temsilciler aracılığıyla katılma hakkı var. Herkesin ülkesindeki kamu hizmetine eşit olarak ulaşma hakkı var”.

Miller’a göre ne olursa olsun demokrasi ideali sürüyor. Büyük kitleler tarafından bir norm olarak kabul edildiğinde de başarısız olsa bile yeniden doğma potansiyeli taşıyan bir rejim demokrasi. Miller, Abraham Lincoln’ün dile getirdiği umudu yineliyor kitapta: “Halkların halklar tarafından yönetimi, halklar için yönetimi dünya üzerinden hiçbir zaman yok olmayacak”.

Kitaptan demokrasi liberalizm ilişkisi üzerine küçük bir not: James Miller’ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri demokrasinin liberalizmle aynı şey olmadığı. Ne eski Yunan’da ne de Fransız devriminin ardından bir fikir olarak daha da gelişen modern demokraside liberalizm var. Bugün de demokrasi zorunlu olarak liberalizm anlamına gelmiyor, demokratik seçimlerle gelen yönetimlerin liberal olmayan siyasetleri vaat ederek seçildiğini ve göreve geldiklerinde de yaptıklarını görüyoruz. En önemli örneklerinden biri de bugün Macaristan’da başbakan Victor Orbán’ın anti-liberal söylemi.